Etik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Etik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Nasıl oluyor da oluyor?

Tüm spor dallarında eşitlikten yanayım. Zaten aksi durum etiğe de aykırı bir durum. Eşitlikten kastım ise her konuda eşitlik. Örneğin bütün dünya ülkelerinin futbol takımlarında yabancı oyuncu sınırlamasının aynı olmasından yanayım. En azından kıtalar için aynı olmalı çünkü Şampiyonlar Ligi, ya da UEFA Avrupa Ligi gibi organizasyonlarda bütün takımlar aynı koşullarda mücadele edebilsin. Ancak bugün okuduğum bir haber yine sinirimi bozmaya yetti.

Habere göre Delgado'nun sakatlığının iyileşiyor olması Beşiktaş'a dert olmuş yabancı sınırı açısından, bu yüzden de Beşiktaş Bobo'nun Türk vatandaşı olabilmesi için başvuruda bulunacakmış. Aklıma bikaç sene önceki Nobre olayı geldi ister istemez. Bir oyuncunun Türk vatandaşlığına geçmesine ya da Milli takımda oynamasına karşı bir insan değilim, ancak bir oyuncunun milli takımda oynama ihtimali baz alınarak Türk vatandaşlığına geçme başvurusu yapıp bundan sadece o oyuncunun klubünün fayda sağlamasına son derece karşıyım. Nobre olayında da hatırlanacağı gibi 2 sene Türkiye'de forma giymiş olan Marcio Nobre Beşiktaş'a transfer olunca nasıl olduysa Bakanlar Kurulu kararı ile "Türkiye'ye faydalı olacak" görüşü ile Türk vatandaşlığına sahip olmuştu. İlk olarak anlamadığım nokta 1 ay önce Fenerbahçe'de oynarken Türkiye'ye nasıl faydalı değildi de 1 ay sonra Beşiktaş'a geçince bir anda faydalı oldu? Eğer bu faydadan kasıt Milli takım ise, böyle bir karar Milli takım teknik direktörüne sorulmadan çıktı? Hakeza Nobre'nin Milli takım forması giymişliği de yok henüz. Nasıl oldu da bu olaydan tek fayda sağlayan Beşiktaş oldu? Ve yine nasıl oluyor da aynı durum tekrardan sadece Beşiktaş için söz konusu? Süper Ligi yakından takip ettiğim son 8-10 yıllık sürede neden benim bildiğim kadarıyla başka 5 yılını doldurmadan Türk vatandaşlığına geçebilmiş bir oyuncu yok? Açıkcası ben Türkiye'de oynayan ve Türk vatandaşlığına geçmeyi planlayan bir oyuncu olsam ve ben 5 yılı doldurmaya çalışırken sadece Beşiktaş'ın oyuncuları 2 senede Türk vatandaşlığına geçip ne milli takımda oynayıp ne de Türkiye'ye bir fayda sağlamıyorsa böyle bir eşitsizliğe tahammül etmek yerine başka bir ülkede top koşturmayı tercih ederdim. Umarım Nobre olayında yaşanan saçmalık bir kere daha ve yine aynı takım için tekrarlanmaz.

0 yorum  

Neylesin Kazım?

Son günlerde medyayı da benim kafamı da sıkça kurcalayan bir konu var. Malum Fenerbahçe'li genç futbolcu Colin Kazım Richards bir trafik kazası geçirdi. Talihli sayılabilecek derecede az yarayla kazayı atlatan Kazım'ın antremana gitmeden birkaç saat önce gece geç saatlerde bir takım arkadaşı ile bir klüpten çıkarkenki görüntüleri medyaya sızdı. Benim de akşam akşam işim gücüm yok diye oturdum empati yapayım bakalım ne olacak dedim.

Teknik direktörün açısından bakacak olursak, hiçbir teknik direktör oyuncusunun sabaha kadar eğlenip yeterince dinlenmeden ve düzenli beslenmeden antremana gelmesini istemez. Ayrıca oyuncunun mental olarak da kendini antremana hazırlayamayacak olması ve normale göre daha fazla hata yapacak olması da muhtemel. Peki bu oyuncu kadrodaki mevkidaşlarına göre çok daha üstün (yaşamına dikkat etmeyorkenki hali ile dahi) bir futbolcu ise teknik direktör ne yapmalı? Mecburen yine bu oyuncuyu maçta kullanmak zorunda.

Takım arkadaşları açısından bakacak olursak, sırf futbol becerilerini geliştirebilmek adına son derece düzenli bir hayat yaşayan, bütün antremanlara katılan ve hatta antremanlardan sonra sahada kalıp çalışan bir futbolcu, sabaha kadar içip antremana gelip yine de ilk 11'de sahaya çıkan bir oyuncuya karşı kötü duygular besleyebilir. Bunda da pek haksız olduğu söylenemez. Ayrıca bir süre sonra hocanın diğer oyuncuyu oynatma kararından ötürü teknik heyete karşı da bir öfke besleyebilir.

Taraftar açısından bakacak olursak, sanırım taraftar yine bu durumda en az mutlu olarak taraftır. Eğer sabaha kadar eğlenen oyuncu kötü oynarsa teknik direktöre kızılır ve diğer oyuncuların hakkının yendiği düşünülerek teknik direktöre ve sabaha kadar eğlenen oyuncuya karşı bir öfke duyulur. Eğer sabaha kadar eğlenen oyuncu ilk 11'de maça çıkıp çok iyi oynarsa "bu haliyle bu kadar oynuyorsa bir de biraz kendine dikkat etse ne kadar daha iyi olacak demek ki" diye beğenilmez. Söz konusu oyuncu kadro dışı bırakılır ve onun yerine oynayan oyuncu iyi oynarsa "biz bu adama bu kadar parayı kenarda otursun diye mi verdik, diğer oyuncu zaten çok iyi oynuyor" diye beğenilmez. Diğer oyuncu kötü oynarsa da "bu adam sabaha kadar eğleniyor falan ama yine de bu kadar kötü oynamaz hoca yanlış karar vermiş" der. Kısacası sanırım bu durumda taraftar her türlü mutsuz olabilen bir grup.

Son olarak ise olaya Kazım'ın açısından bakmak istiyorum, hayatının en güzel gençlik dönemlerindeki bir insan doğal olarak birileriyle bir yerlere gidip eğlenmek isteyebilir. Düşünülünce bu futbolcunun 9 ay boyunca her haftasonu lig maçı, bu süre boyunca haftaiçi de avrupa müsabakaları ve kupa maçları oynadığı görülür. Aynı zamanda bu oyuncu milli takımda da forma giyiyorsa yazın da doğal olarak milli takım kampında ve müsabakalarında olacaktır. Yani bu insanın hayatının bir senesinde eğlenebilmek için sadece 5-10 günü mü olacak? Bu da hiç mantıklı gelmiyor.

İşte böyle karışık bir konuydu bu. Boşa koysan dolmaz doluya koysan almaz. Kimin açısından bakarsan haklı ve haksız yanlar bulmak mümkün. Ancak bunca şeyin arasında emin olduğum tek bir şey var ki, bu olay medyada bu kadar abartılmaya devam edilirse bu haberleri gören hiçbir yabancı futbolcuyu Türkiye'deki bir takıma getirmek mümkün olmayacaktır. Medyanın bu sorunu oyuncu ve klüp arasında çözmeye izin vermesi gerekir. Eğer klüp bu durumdan bir rahatsızlık duymuyorsa ve oyuncuya ceza verilecek bir sebep görmüyorsa büyütmenin pek anlamı da kalmıyor.

0 yorum  

Herkes Eşittir Ama Bazıları Daha Eşittir

Başlıktaki cümle George Orwell'in Hayvan Çiftliği kitabından alıntı. Aslında komünizmi tanımlamak için söylenmiş. Ancak şöyle bir bakıldığında bu güzel sözün dünya üzerindeki adalet sistemlerinin eşitlik anlayışını özetlediğini anlamak zor değil.

Evet, dün akşamki Fransa-İrlanda Dünya Kupası Avrupa Play-Off Elemesi rövanş maçından bahsediyorum. İrlanda aslanlar gibi mücadele ederken ve maçı Robbie Keane'in 33. dakikada attığı golle 1-0 önde götürürken herkes hakemin Platini'den hiç etkilenmediğini ve maçı aslanlar gibi yönettiğini düşünüyordu. Zira Fransızlar her zamanki gibi kendilerinden beklenen tüm çirkeflikleri sergiliyordu. Bundan önce kendisine sempati duyduğum Anelka ve çirkefliklerine daha önce de şahit olduğumuz Henry her pozisyonda kendilerini yere atmaya başladı, Anelka özellikle ceza sahasında yere bırakıyordu kendisini ancak 'Platini'den etkilenmemiş hakem' yememişti bu numaraları, 'Bravo!' dedik.

Ne olduysa 103. dakikada oldu. Öncesinde ofsayt olan bir pozisyonun devamında Thierry Henry topu eliyle güzelce önüne aldı ve yine eliyle William Gallas'a asist yaptı, Gallas'ın attığı golle durum 1-1 oldu, maç bu skorla bitti ve Fransa 2010 Güney Afrika Dünya Kupası'na katılmaya hak kazandı.

Hak kazandı derken içim hiç rahat değil ancak maçın hakemi, sevgili Michel Platini ve dünya yıldızı Thierry Henry'nin içi ne kadar rahat, bunu merak ediyorum.. Umurlarında bile olmadığını biliyorum aslında ama benimki de merak işte.

Thierry Henry maçı kazanmak için her türlü yola başvurabilecek karakterde bir oyuncu. İnsanların kendisine karşı olan antipatileri umrunda bile olmuyor. "Kariyerli bir yıldızım, bu kadar başarım var, böyle pislikler yaparak insanları kendimden nefret ettirmeyeyim" diye düşünmüyor. 2003 yılında oynanan Fransa-Türkiye Konfederasyon Kupası maçında son dakikalarda topu korner direğinin önünde saklayarak vakit geçirmesini hatırlarsınız. İşte o zamandan beridir saklarım içimde kendisine olan antipatimi. Büyük takımlar, özellikle de Fransa, kazanabilmek, turnuvalara katılabilmek için futbolun içinde olmayan tüm çirkinliklere başvururlar ve bu artık normal kabul edilmiştir. Hatta UEFA'nın başında bir Fransızın, Platini'nin olması ve bunun üzerine bu çirkefliklerin dönmesi bile şu durumda sorgulanmaz, gayet olağandır.

Maç sonunda Henry'nin yaptığı, "Dürüst olmam gerekirse topu elle aldım, ancak ben hakem değilim, yapacak bir şeyim yoktu" açıklaması ise kendisini futbolseverlerin gözünde aklamayacaktır. Bu dürüstlüğünü pozisyonun hemen sonrasında göstermesini ve bir efsane olmasını beklerdik. Gerçi dürüstlük kavramının da içi o kadar boşaltıldı ki, sanırım Henry pozisyonun hemen ardından hakeme gidip, "Topu elle aldım, golü saymayın" itirafında bulunsaydı, tüm insanlar tarafından "keriz" ilan edilirken, Fransa halkı tarafından "hain" ilan edilirdi.

Sonuç olarak Domenech ve şürekasını böylesine bir haksızlığın ardından 2010 Güney Afrika Dünya Kupası'nda görmek hiç hoşuma gitmeyecek. Zevksiz bir Dünya Kupası izleyeceğiz galiba.

0 yorum  

Japon efendiliği


Ülkemizde futbola dair en çok tartışılan konunun klüplere verilecek cezalar olması son derece keyifsiz bir durum bence. Japonya'da öyle bir olay yaşandı ki hem bizim klüplere hem bizim yorumculara ders olacak nitelikte. Geçtiğimiz haftalarda FC Tokyo ve Kawasaki Frontale arasında bir kupa final maçı oynandı. Olay ise maç sonrasında yaşandı. Kawasaki Frontale oyuncular kupa seremonisinde ciddiyetsiz tavırlar sergiledi. Madalyaların takıldığı sırada bazıları sakız çiğneyen futbolcuların bazıları da protokolden bazılarının ellerini sıkmadan geçti, madalyalar da takıldıktan hemen sonra çıkardılar. İlginç olanlar ise (aslında bize ilginç gelip oraya göre normal sayılanlar) bu olaydan sonra başladı.

Japon Futbol Federasyonu takımdan verilen ceza ile Yusuke Mori sakız çiğnediği için 1 maç ceza aldı. Ayrıca takımın da sonraki 3 ay boyunca gelirlerinin %10 kesinti uyguladı. Federasyon ve halktan gelen tepkiler klübü çok utandırmış olacak ki olaydan sonraki kendi evinde oynadıkları ve 3-2 kazandıkları ilk maçtan sonra bir özür dileme merasimi gerçekleştirdiler. Bütün futbolcular takım elbiselerini giyip seyircilerin önünde kafaları önde cezalı çocuklar gibi uzunca bir süre durdular. Sonra da kupa finalistleri oldukları alacakları 5.5 milyon euro'luk ödülden vazgeçtiklerini açıkladılar. Ancak federasyon bunu kabul etmedi ve klübün parayı alması konusunda baskıda bulundular. Bunun üzerine klüp de parayı sadece altyapıya kullanma koşulu ile ve bunun da denetlenmesine karar vererek parayı alacaklarını açıkladılar.

Bu olaylar sonrasında gazetelerde atılan 2 manşet ise "Güzel bir jest yaptılar" ve "Önemli olan aynı olayın tekrar yaşanmaması" idi. Bir hata ile başlayan olayın ne kadar güzel noktalara gidebileceğinin en güzel örneklerinden birisi olan bu olayın Türkiye'ye de örnek olmasını ve hem klüpler hem de medya açısından benzer tutumların Türkiye'de de sergilenmesini diliyorum.

Özür seremonisinin videosu için tıklayınız.

0 yorum  

Çarşı Demirören'e karşı

Son bir aydır Beşiktaş cephesinde olan biten olayları hayretle izlemekteyim. Malum Beşiktaş seyircisinin başkan Yıldırım Demirören'e karşı oldukça ağır bir tepkisi var. Son maçta da Yıldırım Demirören bu küfürlere karşı sabrı taşıp birşeyler yapmaya başlayınca ben de bu yazıyı yazmak için kongreyi bekleme fikrinden vazgeçip bugün aklıma ilk gelenleri yazmaya karar verdim. İlginç bir nokta ise rakip klüp başkanlarının arıyıp Yıldırım Demirören'e destek vermesi ve karşılaştığı küfürler karşısında moral vermesiydi. Bu tepkiyi benim gibi ilginç bulanlardan değilseniz birkaç ay öncesine dönüp bugüne kadarki süreci irdelemekte fayda var.

Geçtiğimiz sezonu Beşiktaş bilindiği üzere 2 kupa ile tamamladı. Oldukça uzun zamandır 2 kupayla şampiyonluk yaşamış bir takım pek hatırlayamıyorum, bu açıdan büyük bir başarı sayılabilir. Takımın oynadığı futbol lig için yeterli olarak görülüyor. Yönetim, futbolcular ve teknik heyete karşı bir tepki yok.

Bu sezonun başlangıcına dönersek transfer açısından çok büyük bir aksaklık olduğunu da düşünmüyorum. Yaklaşık aynı ayarda bir oyuncu kadrodan çıkarılıp bir benzeri kadroya giriyor, Gökhan Zan ilginç bir şekilde Galatasaray'a gidiyor, sonrasında da transfer süresi içerisinde istenilenler yapılamayınca son günlerde ligi tanıyor olması avantaj olarak görülmüş olacak ki Tabata kadroya katılıyor. Tabata'ya verilen para son derece yüksek görülüyor, bu konuda katılmamak mümkün değil. Ancak bu transferin bu kadar hayal kırıklığı olmasının esas sebebi medyada çıkan Deco haberleri yüzünden taraftarın beklentisinin yüksek olmasındandı bence.

Son 1 aya bakacak olursak, geçen sene şampiyon olan kadronun iskelet kadrosu duruyor diyebiliriz. Teknik heyette hiçbir değişiklik yok. Takımın tesisleri imkanları aynı. Takım oldukça uzun süre kötü sonuçlar alınıyor ve bu konuda tepkiyi (ve ne yazık ki küfürleri) sadece Yıldırım Demirören üstlenmek zorunda kalıyor. Transferlerin başarısız olduğunu varsayarsak bile bu sportif başarısızlıkta Yıldırım Demirören'in en az payı olan insanlardan birisi olduğunu düşünenlerdenim. Spekülatif konulara girmek istemem ancak ister istemez Süleyman Seba ve Serdar Bilgili'nin benzer şeylere maruz kalıp başkanlıktan ayrılmaları ve bu başkanlara karşı yapılan protestoların arkasında birilerin olduğunu düşünmeden edemiyorum. Ancak somut bir kanıt olmadan bu benim düşüncemden ibaret kalıyor.

Bunları düşünerek olaya bakınca herkesin beğenmediği birşeye karşı protesto etme hakkı olduğu ve bunu kullanabildiğini görüyoruz. Bunun dışında küfürü kendi klübü içindeki bir insana karşı bu kadar rahat kullanabilen bir taraftarı anlamak mümkün değil. Yumurtalı protesto kısmını da gereksiz ve yersiz buluyorum. Zamanında Serdar Bilgili'yi de küfürlerle yollayan bu seyirci yerine gelen Yıldırım Demirören'den ne kadar pişman olduklarını unutmuş olacaklar ki aynı yöntemle bir başkanı daha yollamak için çabalıyorlar. Kongreyi ben de merakla beklemekteyim artık. Neticeyi bilemiyorum ama tek ümidim Türk futboluna hayırlı olmasıdır.

0 yorum  

Milli takım ve klüp arasında kalmak

Bu bloga yazmaya başlama sebebim, etraftaki binlerce yorumcunun, yorumculuk olarak gördükleri şeyin sadece hatalı kusurlu şeyleri görüp bunları avaz avaz söylemek olduğunu görmemdi. Ben de birşeyler yazacak olursam mutlaka birkaç çözüm alternatifi üretirim, eğer üretemiyorsam kurulu sisteme de laf etmem diyordum. Ancak 2 gündür kafamı kurcalayan öyle bir konu var ki hiçbir şekilde bir çözüme ulaştırabileceğimi sanmıyorum. Bu arada olayın gerçekliğinden tamamen emin değilim, bir gazete haberi üzerinden yazıyorum ancak zaten farazi bir olay gibi düşünerek işin içindeki çıkmazı göstermek istiyorum.

Brezilya teknik direktörü Dunga, Fenerbahçeli futbolcu Andre Dos Santos'u arayarak "Eğer takımında sol bek oynamazsan dünya kupasında milli formayı giyemezsin, defansif özelliklerini kaybediyorsun." diyor. Andre Dos Santos da her futbolcunun rüyası olan bu organizasyonda forma giyebilmek adına Fenerbahçe teknik direktörüne gidiyor ve durum budur diye anlatıyor. Daum da "Ben seni oyun sistemimde defansif bir yerde değil ilerde kullanmak istiyorum." cevabını veriyor.

Yani Dunga sol bek oyuncusunun defansif özelliklerini kaybetmesinden ve bu durumun milli takımın başarısını etkileyeceğinden çekiniyor. Daum takımın onca para verip aldığı bir futbolcudan kendi sistemi içinde mümkün olan en üst seviyede istifade etmeye çalışıyor. Durum böyle olunca da futbolcu tamamen arada kalıyor ve herkes adına keyifsiz bir çıkmaza sürükleniyor durum.

1 yorum